Roger Cohen Amerikan basınındaki takdir ettiğim yorumculardan biri. Liberal görüşlü, yani bireyin hak ve özgürlüklerine inanan bir yazar. Yakınlarda “The death of liberalism / Liberalizmin ölümü” (New York Times, 14 Nisan) başlıklı bir yazısı çıktı. Özetle şunları söylüyordu:
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra totaliter ütopyalara karşı dünya çapında bir zafer kazandığına inanılan liberal demokrasi şimdilerde hem içeriden hem de dışarıdan kuşatma altında. Çeyrek yüzyıl sonra bugün milliyetçilikle otoriterlik elele vererek açgözlülük, önyargı, cehalet, hükmetme ve itaat etme dürtülerinden ve korkulardan arınamayan insanlar üzerinde yeni tür kontrol biçimleri kuruyor.

ss
Aklın düşmanı olan bağnazlıklar kendini her yerde gösteriyor; Trump’ın Amerikası’nda, Le Pen’in Fransası’nda, Putin’in Rusyası’nda, Macaristan’da, Polonya’da, Çin’de, Kuzey Kore’de ve Orta Doğu’nun çoğunda. Arap Baharı yenilgiye uğradı, çünkü liberal demokrasinin dayanacağı bir toplumsal taban yoktu. Geniş bir orta sınıfa sahip olan Mısır’da bile farklı taleplerin demokratik kurumlar aracılığıyla bağdaştırılması mümkün olmadı. Şimdilerde Batılı liberal demokrasiler de hem içeriden, hem dışarıdan tehdit altında. Francis Fukuyama’nın öngördüğü “tarihin sonu” gelmedi; tarih bir ileri bir geri bocalamakta. Liberalizm insanların uğruna can vermeyi göze alacakları bir dava olmayabilir, ama insan haysiyeti ve uygarlık açısından hiç bir şey liberalizmden daha önemli değildir.
OTORİTER VE KEYFİ YÖNETİMİN PENÇESİNE DÜŞTÜK
Cohen’in büyük ölçüde katıldığım görüşleri başkaları gibi beni de düşündürdü. Hiç kuşku yok ki söyledikleri Türkiye için de geçerli. Özgürlükçü, liberal demokrasiyi laikçi, milliyetçi askeri-bürokratik vesayetten, hem de bundan çok çekmiş “Müslüman Demokratlar” öncülüğünde adım adım yerleştirdiğimize inanılan bir dönemin sonunda bir de baktık ki, İslam’ı göz boyamak için kullanan, seçim destekli otoriter ve keyfi yönetimin pençesine düşmüşüz.
Niye böyle oldu? Liberal demokrasiyi yerleştirmek şöyle dursun, niye geriye gittik? Geçen yazımda bu soruya verilen başlıca cevapları irdelemeye çalıştım. Nedenin halk çoğunluğunun itaat telkin eden İslami değerlerinde değil, aksine Cumhuriyet’in kuruluş döneminde, otoriter modernleşmeci bir tek-parti rejimi için tasarlanmış olan laikçi milliyetçi kurucu ilkelerde aranması gerektiğini savundum.
Geçen yazımda eksik kalan, sorulması gereken soru şuydu: Peki, liberal demokrasinin kurumlaşmasını engelleyen, tek-parti döneminin muhalefeti ihanetle özdeş gören, dini devletten ayırmayıp devlet tekeli ve denetimi altına sokan, inançlara özgürlük tanımayan, dinsel ve etnik kimliklerde farklılığa saygısız, tek-tipliği dayatan Kemalist kuruluş ilkeleri nasıl oldu da, aradan geçen bunca yıla, modernleşmede alınan yola, liberal demokrasilerin uluslararası örgütlenmeleriyle büyük ölçüde bütünleşmeye rağmen ayakta kalabildi?
Bunun cevabını siyasî, bürokratik, iktisadî, kültürel alanlarda karar verici konumda olanların, seçkinlerin, elitlerin bireyin seçme özgürlüğünü esas alan değerleri benimsemekten uzak olmalarında, liberalizmin hayli marjinal kalmış olmasında aramak gerekir. Bugün yaşananlar bir kez daha gösteriyor ki, toplumun karar vericileri, yani siyaset erbabı; askeriyede, yargıda, yükseköğrenimde idareyi denetleyen bürokrasi, sermaye sahipleri, fikir adamları, medya sahipleri ve gazeteciler arasında büyük çoğunluk liberal değerleri benimsemekten uzak. Kendilerine “liberal” diyenlerin bir bölümünün otoriterliğin binbir dereden su getiren savunucuları olduğu görüldü.
ÖZGÜRLÜĞÜN ÖZNESİ BİREYLERDİR
Türkiye’nin zihniyetler (dilerseniz ideolojiler) topoğrafyasına bir göz atalım. Karar vericiler arasında (özgürlüğün öznesini millet olarak gören) milliyetçiliğin dinsel ve etnik her çeşidini; (özgürlüğünü öznesini ümmet olarak gören) İslamcılığın köktenci ve olmayan, radikal ve demagojik her türünü; (özgürlüğün öznesini sınıf, halk olarak gören) sosyalizmin Marxist, Leninist, Maoist ve sair her çeşidini teşhis etmek mümkün. Ama özgürlüğün öznesini birey olarak gören liberaller ne yazık ki tarihimizde her zaman marjinal kaldı.
Liberaller esas olarak şu değerleri savunur: Özgürlüğün öznesi millet, ümmet, sınıf, vesair topluluklar değil bireylerdir. Bireyin değeri herhangi bir topluluktan üstündür. Bireylerin doğuştan sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri vardır. Bireyin siyasetler, inançlar, yaşam tarzları arasında seçme hakkının, çoğulculuğun olmadığı yerde özgürlükten söz edilemez. Çoğulculuk, etnik ve dinsel azınlıkların grup haklarının güven altına alınmasını da içerir. Şiddeti dışlamak koşuluyla bütün fikirler özgürdür. Farklı tercihlerin hoşgörüyle karşılanması değil, saygı görmesi esastır. Farklı fikirlerin yarışmasıyla, tartışılmasıyla ancak toplumsal sorunlara kalıcı çözümler bulunabilir, bilimde ilerleme ancak böyle sağlanabilir. Siyasette ve kültürde çoğulculuğun güven altında olabilmesi için ekonomide de çoğulculuk gerekir. Ekonomik kararların devletin değil toplumun elinde olduğu, çoğulcu ekonomi düzeni özel mülkiyete dayalı serbest piyasa ekonomisidir. Piyasa ekonomisi, demokrasinin yeterli değil ama gerekli şartıdır. Çoğulcu ekonomide servette ve gelirde değil, haklarda ve fırsatlarda eşitlik esastır.
Toplumda otorite ve yönetim halkın rızasına dayanmalı ayrıca demokratik olmalıdır. Demokrasi, iktidarın anayasayla; yurttaşların hiç bir çoğunluk tarafından çiğnenemeyecek hak ve özgürlükleriyle sınırlı olduğu rejimdir. Yasama, yürütme ve yargı arasında kuvvetler ayrılığı, iktidarı denetleyen denge ve denetim mekanizmaları olmadan demokrasi işleyemez. Bağımsız yargı yanında, güçlü sivil toplum kuruluşları ve özgür medya söz konusu denge ve denetim mekanizmalarının başta gelenleridir. Temsili demokrasinin işleyebilmesi için yurttaşların kendi açılarından doğru siyasi tercihler yapabilmeleri gerekir. Bunun için medya tarafından özgürce bilgilendirilmeleri gerekir. İktidar sahiplerinin hukuka uygun davranıp davranmadıklarının denetlenebilmesi için de medyanın özgür olması şarttır.
SİYASİ PARTİLER ÖZGÜRLÜKÇÜ İLKELERDEN UZAK
Bugün siyaset sahnemizin belli başlı siyasi partilerinin liberal, özgürlükçü ilkelerden ne kadar uzak politikalar izledikleri apaçık ortada. İktidardaki AKP, bir yandan İslami değerleri demagojik ve oportünist amaçlarla kullanıyor, bir tür Sünni milliyetçiliği yapıyor; öte yandan Cumhuriyet’in tek-parti döneminde benimsenen otoriter ve tek-tipçi politikalara giderek daha sıkıca bağlanıyor… Ana muhalefet partisi CHP’nin lideri bugünkü temel sorunlarımızın hemen hepsinin kaynağındaki, tek-parti dönemi için tasarlanmış laiklik ve kimlik politikalarının, demokrasinin gereklerine, günün ihtiyaçlarına göre yenilenmesi yerine, “Cumhuriyet’in fabrika ayarlarına dönülmesi” çağrısı yapmakta… MHP, tek-parti döneminin asimilasyon politikalarında ve Kürtlerin taleplerinin hiç bir zaman sonuç vermeyen “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmama” yoluyla bastırılmasında ısrar etmekte… Devlet ve PKK’nın şiddet politikaları arasına sıkışan HDP, Kürt azınlığın demokratik hak ve taleplerinin ancak barışçı, demokratik bir mücadeleyle kazanılabileceğine yönelik politikasını tabanına kabul ettirmekte, şiddette ısrar eden PKK’ya “Yeter!” demekte zorlanıyor. Bildiğimiz şekliyle Türkiye’ye kastedenler, HDP’yi meclis dışına itme, demokrasiye tüy dikme yarışında.
Oysa şurası muhakkak: Türkiye, tek tek yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini, dinsel ve etnik azınlıkların grup haklarını güven altına alan liberal, özgürlükçü reformları yapmadığı sürece asla karşı karşıya olduğu sorunların üstesinden gelemez, huzur ve istikrar bulamaz. Liberal, özgürlükçü çözümlere her zamandan çok ihtiyacımız var. Bugün ters rüzgârların esiyor olması, ne Türkiye, ne de dünya açısından bu gerçeği değiştirebilir. Özgürlük arayışı ölmez.

1 YORUM

CEVAP VER