16 Aralık 2013’te Ankara Palas’ta, tarihi bir anlaşma imzalanıyordu; “Vize Muafiyeti Mutabakatı” ve “Geri Kabul Anlaşması”. Törende, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Milat” dediği o gün, şunları söylüyordu:

“3-3,5 yıllık sürecin sonunda, vizesiz Avrupa seyahati başlamış olacak. Avrupa’ya vize uygulaması, 1980 askeri darbesi sonrasında, Türkiye’den çıkışı yasaklamak için uygulanan, Türkiye’nin talep ettiği bir şeydi. Artık bunlar bizim için tarih oldu. Türkiye kaçılan bir ülke değil, dönülen bir ülke oldu. 12 Eylül’de Türkiye’den kaçmak zorunda kalan sanatçılarımız, artık ülkesine dönüyor. Başörtüsü nedeniyle yurt dışında okuyan öğrencilerimiz ülkesine dönüyor.”

Şimdi, o milat için kritik virajda, 30 yıl sonra, “Türkiye yurttaşlarına vize muafiyeti” gündeme gelirken, neden “Sen yoluna, biz yolumuza!” noktasına gelindi?

2013’teki anlaşmayla, Erdoğan başbakanlığındaki hükümet, aralarında “terörle mücadele, kazanç ve harcamalarda şeffaflık, yolsuzlukların ve rüşvetin önlenmesinin” de yer aldığı 72 konuda, AB kriterlerine ve hukukuna uyum sözü verdi.

Sayın Cumhurbaşkanı, üç yıl önce verilen bu taahhütlerin, hazirana kadar yerine getirilmesini, vize muafiyeti için şart koşan AB Komisyonu’na; “Brüksel’de PKK’nın çadır kurmasına göz yumanlarla, terör konusunda aynı düşünmelerinin mümkün olmadığını” söylüyor. Terörün tanımının değiştirilip, kapsamının genişletilmesi, terörle bağlantısı olanların, “yurttaşlıktan çıkarılması” için, TBMM’yi göreve çağırıyor.

AB, “terörle mücadele etme, teröristlere karışma, yakıp yıksınlar” demiyor ki! Paris ve Brüksel saldırıları sonrasında, olağanüstü hal ilan eden, metroyu, AVM’leri, restoranları, meydanları kapatan,  Paris’i, Brüksel’i hallaç pamuğu gibi atan operasyonlara, “AB terörle mücadele hukuku” engel değil ki! Paris’te hâlâ olağanüstü hal var.

Üç yıl sonra, AB ile köprüleri atmaya hazırlanmanın, gerçek nedeni ne?

2013’te, anlaşmaya imzalar atıldığında, Çözüm Süreci vardı. İmralı, Kandil turları, Akil Heyetler, Öcalan’ın Nevruz mesajları, Dolmabahçe açılımları… Güneydoğu’da ‘barış’ ve ‘bahar’ vardı. Terör ve katliamlar, şehir savaşları, IŞİD’in canlı bombaları yoktu. AB’nin terörle mücadele kriterlerine uyum sözü vermekte, sakınca yoktu.

17-25 Aralık rüşvet-yolsuzluk operasyonları henüz olmadığından, yolsuzluk ve rüşvetle mücadele, kamu harcamalarında şeffaflık için, üç yıl sonrasına söz vermekte, beis yoktu.

Başbakan Davutoğlu, AB’ye verilen sözü tutmak üzere, 14 Ocak 2015’te, tam da 4 bakanın dokunulmazlıkları ve Yüce Divan’da yargılanmaları TBMM gündemindeyken, “Şeffaflık Paketini” açıkladı. Belediyelerin, siyasilerin, vekillerin, partilerin, kamunun harcamaları, siyasilerin ve bürokratların mal varlıkları, imar planları, ihaleler, kamu harcamaları vs. şeffaf olacaktı! Davutoğlu’nun, affedilemez kabahatlerinden birisi buydu. Şeffaflık Yasası derhal geri çektirildi.

Bence, yerine getirilmesi istenen 5 taahhütten en önemlisi, yolsuzluk-rüşvet ve şeffaflıkta, AB’ye uyum sözünün tutulması! Terörle mücadele üzerinden rest, güncel koşullarda, şehit cenazeleri ve kamuoyu hassasiyeti nedeniyle, işin algı boyutu! AB ile ipler koparılacaksa, asıl “Yolsuzlukla mücadele ve şeffaflık taahhüdünü yerine getirmemek” için koparılacak. Terörle mücadelede, AB hukukuna uyum talebi, kopuşun bahanesi olacak. Bir de “terör, terörist, terör bağlantılı” ithamıyla sindirme ve tasfiye bu kadar kolayken?

Pek dillendirilmeyen, ama asıl Davutoğlu’nun gidişini hazırlayan sorun da buydu zaten. Akçeli işlerdeki, büyük ihalelerdeki, kamu harcamalarındaki kılı kırk yaran titizliği.

“Kul hakkı, yetim hakkı, Allah korkusu hassasiyetinin” çevreye verdiği rahatsızlık!

1 YORUM

  1. Biri ciksa ve AB’nin teror yasasinin ne oldugunu, Turkiye’nin teror yasasinin ne oldugunu, ikisi arasindaki farkin ne oldugunu, AB’nin neden ve ne sekilde bir degisiklik istedigini, Turkiye tarafindan basta kimin ve nasil “olur; degistiririz” derken simdi carkettigini “mudellel” olarak yazsa da biz de ogrensek.

CEVAP VER