Türkiye siyaseti daha öngörülmez hale geliyor günden güne. Sebebi, sistemik özelliklerin giderek erimesi, boşalan yeri ise tek adam iradesinin doldurması. Bunun en somut örneği Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı ve genel başkanlığı bırakmak durumunda kalması. Elbette “durumda kalmak”, yani istemediği halde başka bir iradenin istediği bir şeyi yapmak zorunda olmak, esasen tam da Max Weber’in güç/iktidar tanımına uyuyor. Weber’e göre bir siyasi sistemin istikrarı ile kullanılan siyasi gücün meşruluğu arasında doğrudan bir ilişki söz konusu. Bir siyasi otoritenin/yönetimin (Herrschaft) meşruiyeti üç kategoride ele alınabilir. Yasal otorite, geleneksel otorite ve karizmatik otorite. Yasal otorite, öngörülebilir, seçilmişlerin yasalara ve yerleşmiş prosedürlere uygun yönetimi olarak tanımlanıyor Weber tarafından ki buna karşılık gelen günümüz hukuk devletlerinde mevcut yönetim biçimidir. Diğer bir yönetim biçimi geleneksel otorite. Uzun süreli gelenekselleşmiş ve ataerkil, feodal ya da monarşik yönetimler burada söz konusu olan. Sonuncu kategori ise karizmatik otorite, bir tek adamın kişisel özelliklerinden kaynaklanan karizmasına bağlı, meşruiyetini bu yolla elde eden yönetimlerdir, keyfiliğe dayanır hukuktan ziyade. Türkiye siyasetini bu kavramlardan hareketle gelin gözden geçirelim.

Siyasetin tek belirleyeni
Türkiye yasal yönetim kategorisinden, giderek geleneksel yönetim soslu bir karizmatik yönetime doğru kayıyor. Burada karizma, günlük dilde kullanılandan daha sofistike, daha farklı manaya gelen bir kavram. Baştaki liderin ne olduğundan çok nasıl algılandığını vurguluyor. Onun peşinden gidenler, onun üstün güçlere sahip olduğuna, her şeyi herkesten daha iyi bildiğine, adeta doğaüstü özelliklere sahip olduğuna, kendi nevi şahsına münhasır, biricik hususi alametlerle donanmış olduğuna inanırlar. Liderin gücü, bu algıdan kaynaklanır. Burada algının temellerinin ne denli doğru, tutarlı ya da rasyonel olduğundan ziyade, bu algının var olması önemlidir. İste AKP’de kurumsallaşmakta olan bir yapıdan, giderek daha fazla Tayyip Erdoğan kültüne doğru belirginleşen gidişat, tam da burada tanımlanan şey aslında. Kurumların, meclislerin, yazılı prosedürlerin ya da gelenekleşmiş uygulamaların, lider tarafından esaslı istişarelerde bulunulmaksızın bir nevi oldu bittiyle değiştirilmesi, Erdoğan’a atfedilen ve kendisinin meşruiyetini elde ettiği bu karizmatik otoriteye dayanıyor. Anayasanın kendisi için bağlayıcı olmadığını fiilleriyle mütemadiyen ispat eden, Anayasa Mahkemesi özelinde yüksek yargı kararlarını “tanımıyorum” diyebilen, parlamenter sistemin fiilen bittiğini önce deklare eden, sonra da fiiliyata geçiren Erdoğan, gücünü bu tek adam kültünden almakta. Bir başbakanı, etkisiyle her şeyi bırakmaya zorlayabilen, kitlesince mitleştirilen, efsaneleştirmek istenen ve “sağlam irade” olarak tarif edilen tek adam, Türk siyasetinin yegâne belirleyicisi bugün.

erdoğandavutoğluDönüşüm AKP’den başlamazsa…
Bu gidişatın göstergeleri çok önceden başlamıştı. Mevcut anayasanın değiştirilmesi sürecinde başkanlık sistemi tartışmalarını Erdoğan’ın başlatması, hedeflenen başkanlığın “Türk tipi” olması yönünde bastırması, güçler ayrılığını fiilen sona erdirmesi, bağımlı yargı, kurgulayıcı-besleme bir medya, liyakatin yerine sadakatin öncelenmesi, bireyin harekete kurban edilmesi, hareketin ise varlığını karizmatik tek adama armağan etmesi, artık belirginleşen yeni rejimin yazılı hale getirilmemiş yeni “andımızı” adeta. Büyüklerin zaten bizden iyi bildiğine inanılan bir toplumda, “en büyük” olarak, her şeyi bilen, anayasal yetkilerinin kapsamı dışındaki kararları alabilen ve bunu, anayasa ile sahip olduğu yetkilerden feragate zorladığı başbakana kabul ettirebilen bir lider, bir tek adam. Anayasa suçunun anlamı mı kalıyor, anayasanın fiilen rafa kaldırıldığı koşullarda? Yüzde 49,5 oy alarak meclisteki sandalyelerin yüzde 57’den fazlasına sahip olmayı başaran bir başbakandan  kolayca yetkilerini alabilen bir güçten söz ediyoruz. Bu güce yargıda kim direnebilir, hukuk çerçevesinde? Hangi milletvekili bu güce karşı fikrini söyleyebilir? Bundan böyle hangi başbakan kendi bakanlarını belirleyebilir ya da teşkilatına ilişkin tasarruflarda bulunabilir? Siyasi partiler, benzer fikirleri hayata geçirebilmek için bir araya gelen bireyler tarafından oluşturulur ve genel politikaları istişare ile, önceden belirlenmiş prosedürlere uygun olarak yapılır. Hâlihazırda AKP içinde, Parti Başkanı ve Başbakan sıfatında biri bile bu denli edilgen bir konuma indirgenmişse, ortada hala bir “siyasi parti” kaldığını düşünebilir miyiz?

Türkiye yasal otorite kategorisinden karizmatik otorite kategorisine geçmiş bulunuyor. Bu geçişin sistemik olmasına (yani anayasa değişikliğine) odaklanmak büyük hata. Fiili geçişin insanlarca meşru görülmesi, daha ciddi bir sosyolojik ve siyasi sorun. Anayasal değişikliğe gerek var mı, başbakana bile görevini bıraktırabilen güç açısından! Artık AKP yok, Erdoğan var. Bir an için düşünelim, hiçbir kontrol mekanizmasına tabi olmayan bu gücün neler yapabileceğini. Bu durumu hiçbir AKP “akil adamı” görmüyor mu? Özgül ağırlığı olan, kardeşlik hukukuna dâhil, en azından davasına inanan tek cesur adam dahi yok mu sahi AKP’de? Peki, bu yeni fiili durumun istikrara etkisini hiç düşündü mü bu zat-ı muhteremler! Dönüşüm AKP’den başlamazsa, daha kötü günler göreceğiz.

1 YORUM

CEVAP VER