Ilık bir bahar ikindisinde Karaköy-Kadıköy vapurunda hafif rüzgâra karşı püfür püfür yolculuk etmekten daha güzel ne olabilir? Açık havada şehrin güzelliğini temaşa etmek tıpkı gözlerini kapatıp eşsiz bir besteyi dinlemek gibi coşturucu ve bir o kadar da dinlendirici değil mi? Tarihi şehrin silüeti gözünüzün önünden akıp giderken manzarayı yırtarcasına görüntüye yamanmış bir ucubeyle karşılaşmak ise o bestenin icrası esnasında detone olmuş bir enstrümanın çıkardığı ‘cız’ sesi kadar dikkat dağıtıcı ve yıkıcı.
İstanbul şarkısının en güzel notalarından biri bence Karaköy rıhtımında bulunan Denizcilik İşletmeleri binası. Ancak o güzelim binanın tepesine bir gecekondu gibi yerleştirilmiş devasa tabela, günümüz Türkiye’sinin tabela sorununun heykeli adeta.
Konuya belki saygı kavramını nazara vererek girmek lazım. Şehre, komşuya ve mesleğe saygı. Hırsa ve bilgisizliğe yenik düşmüş halimizle harala gürele büyüyor ve gelişiyoruz. Saygıyla beslenmeyen mimari dokudaki kanserli tabela hücreleri önü alınmaz bir şekilde yayılıyor her geçen gün. Kanunlar, mevzuat, düzenlemeler, yasaklar çözümün kalıcı adresi olamıyor bir türlü.
Tasarlanmış bir yapı için tabela dizayn eden tasarımcının mimarla görüşmemesine anlam veremem. Mimarın da binayı şekillendirirken tabela gerçeğini atlamasını ve çözümlememesini kabul edilir bulmam. Her iki tavrın da mesleğe saygısızlıktan kaynaklandığını düşünüyorum. Tarihi bir binaya tabela yapılması veya bir gökdelene firma logosunun yerleştirilmesi grafik tasarımcılarla mimarların bir araya gelerek çözümleyebileceği süreçler. Her iki mesleğin erbabı bunu yapmadığında meydanı boş bulan ehliyetsiz kişiler kendi çözümlerini ortaya koyuyor. Sonuç ortada. Kanser her yerde.
Toplumun telaşı ise bambaşka. Esnaf, alamet-i farikasıyla öne çıkma telaşında. Ürünün cazibe ve kalitesi ikinci planda. Tabelalarımız, panayır alanında birbirinden tehlikeli ve şaşırtıcı numaralarını sergileyen hokkabazlar misali; hopluyor, zıplıyor ve her biri ayrı telden çalıyor. Esnafın da komşusuna saygısı yok hünerlerini sergilerken. Gökkuşağının bütün renkleri, font âleminin bütün yazı karakterleri ve teknolojinin bütün imkânları seferber olmuş, çarşımızı sirk alanına çevirmiş. Bu curcunada meramımızı anlatamayacağımızı ve en eğitimli gözlerin bile ilgisinin dağılacağını bir türlü hesaba katmıyoruz. Onca farklı melodinin bağırtısında aradığın tınıyı bulmak ne mümkün.
Meseleyi kansere benzetmemize de aldanmayın, zira konuyu kimsenin dert ettiği yok. Çözümü devletten beklemek makul gelse de o cephede durum pek iç açıcı değil. Ne tipografik bir bütünlük ne de üslup beraberliğinden bahsedebiliyoruz. Devletin bu alandaki fonksiyonu tabela vergisini ödemeyen vatandaşın arabasını haczetmenin ötesine geçmeli, estetiğe de kafa yormalı. Tabela estetiğini olumsuz etkileyen birçok tuhaflık, gelenek halini almış durumda. Bunların başında tabela diye kurumun künyesinin binanın ön cephesine boca edilmesi geliyor. İşte size sıradan bir örnek: S.B. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Merdivenköy Polikliniği. Söylemesi bile bu kadar nefes kesici olunca görselliğini varın siz düşünün. Son dönemde kamu binalarındaki modernleşme ve sadeleşmenin üzerine bu künye-tabelaları uygulamak bir hayli zor olacağa benziyor.
Malumunuz, kanserle savaş çok pahalı ve bilgi gerektiren bir mücadele. Tabela kanserine de bugünden yarına şifa beklemek hayalperestlik olur. Ama iyimser olmamak için de bir neden göremiyorum.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER