Yazın geldiğinin, Ülkü Tamer’in dediği gibi, ‘her yerde söylen[mesine] gerek yok, yaz geldi bile! Ama güneşin göklerden altın örgülerle gönderilen ışıklarıyla aydınlık günleri yaşıyor değiliz. Hoş, bu yaza da mahsus değil yıllardır bir Haccac-ı Zalim karanlığının örtüsüyle kapatılmış bir hayatın bize reva görülmesi!

Max Scheler’in ‘ressentiment’ olarak kavramlaştırdığı durum: Haccac-ı Zalim karanlığını yaz günlerinin aydınlığına dönüştürmeye çalışsak da, buna muktedir olamamanın hıncı! Haccac zorbalığına karşı duyulan öfke ve hıncın, bütün dışavurma imkanlarının ortadan kaldırılmış olmasının çaresizliği… İnsan işte tam bu durumda, ‘ressentiment’e dönüşmüş olan hıncı dışa vurmadığı için kendine yöneltir: Hıncın acısını kendinden çıkartır. Hz. İsa’nın bu çaresizliği, yanağımıza atılan tokata aynı şiddetle karşılık verme iktidarından yoksun bırakılmış olmanın hıncını, öteki yanağına tokat atılmasını isteyerek aşmaya çalışması gibi!

12 Eylül 1980 sonrası günlerde yaşadım ben bu ressentiment duygusunu: 12 Eylül cuntasının karanlık ve kör zulmune karşı koyabilme bağlamında bir muhalefeti dışa vurma imkanlarının acımasızca bastırılması karşısında, cuntaya duyduğum hıncı bir hüzün olarak yaşadım. O günlerde bir şiirimi şöyle bitirmiştim: ‘Ve hüzün/ hüzün/ en büyük muhalefettir şimdi…’

Şimdi kendi kendime soruyorum: Ne bahasına olursa olsun, o hıncı kendime yönelterek ressentiment’e dönüştürmeyip dışa vurmalı mıydım? Gerçek anlamda cesaretin erdemi buradadır, diyenler olabilir -belki de öyledir de! Kimbilir, yine belki, Heidegger’in sözünü ettiği ‘Sein zum Tode!’ -yani, ‘ölümün önünde yürümek’i böyle de okumak mümkündür! Hallac Mansur da ölümün önünde yürümüştü, Deniz Gezmiş de! Başlangıçta sonun ne olacağını bilerek yola çıkmışlardandır onlar -o yolda ölümün önünde yürüyenlerden…
Ölümün önünde yürüme yolunda geri dönenler de var: Galileo Galilei mesela! Papalığın Engizisyon yargısında, ‘Dünya dönüyor!’ demekte diretebilir, canından olabilirdi – olmadı! Niçin? Çünkü Engizisyon yargıçlarının önünde, onların istediğini söyledi: ‘Dünya dönmüyor!’ dedi!

Ressentiment’ı, bir ahlak edimi olarak nasıl konumlandırabiliriz? Hz.İsa gibi, Hallac Mansur gibi, Galileo gibi, Deniz Gezmiş ve arkadaşları ve onların benzerleri gibi, büyük bir misyonla yola çıkmış olanlar için Ressentiment sözkonusu olamaz. Onlar, ya o misyonun gereğini yerine getirip ‘ölümün önünde yürür’ler ya da Galileo gibi, geri dönerler!
Ressentiment ancak misyon sahibi olmayanlar için sözkonusu olabilir. Ben bir misyon sahibi değildim. Necip Fazıl gibi ‘Heybem dava dolu, deste ve yumak!’ diyecek kertede bir dava adamı… Bir aydın birey olarak faşizme karşı olmakla birlikte, bir aktif ve örgütlü bir militan, bir dava adamı değildim. O nedenle de bir dava adamı gibi önceden ‘ölümün önünde yürüme’yi seçmemiştim. Ama birey olarak faşizme karşı bir duruşum olmalıydı -bu duruşu sivil bir muhalif tavırla dışa vurmalıydım. Faşizme karşı bir hıncım vardı elbet, ama bu hıncı dilegetirme yolları kapatılmış, dışavurma imkanları zorbaca bastırılmıştı. Ya, hiç öyle olmadığım halde örgütlü ve militan dava adamı gibi davranarak bu hıncı dışavuracaktım. Dava adamı değildim ve o nedenle de hıncı kendime yönelterek bir Ressentiment yaşadım -hüznü bir ‘büyük muhalefet’ olarak!

Yıllardır bir Ressentiment’i yeniden yaşıyorum. Yaz geldi ve belki de her yerde söylenir oldu -ama ben Haccac’ın karanlık ve uzun gölgesinden, kendimi göklerden güneşin altın örgülerle gönderdiği ışıklardan mahrum hissediyorum…

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER