Sisifos’un kayasını taşırken…

2015 Haziran’ından beri yaşadıklarımızı Sisifos’un öyküsünden başka ne daha iyi anlatabilir bilmiyorum. Son bir yılda -ve belki de daha fazla- her sabah, daha iyi bir yaşama uyanmak isteyen, bunun için çabalayan ama günün sonunda yine tek bir adım bile atamadığını fark eden insanların ülkesi Türkiye.

Yunan mitolojisinin fazla tanınmayan kahramanlarından Sisifos, meraklılarına ilginç bir öykü anlatır. Korint kralı Sisifos, kardeşiyle girdiği iktidar mücadelesine Olimpos tanrılarını karıştırır, bir sürü entrikadan sonra ağır bir cezaya çarptırılır: Ağır bir kayayı bir tepeye çıkartmak… Kolay gibi gözükse de, tam tepeye ulaştığında kaya yeniden aşağıya iner. Sisifos’un cezası sonsuza kadar beyhude bir çabayı tekrarlamaktır, yaşamına bir amaç arayan insanoğlu için daha ağır bir ceza düşünülemez herhalde.

Sisifos efsanesi hem edebiyatta çok işlenmiş hem de gündelik yaşamla nasıl mücadele ettiğimizi anlamak için bilimsel çabalara konu olmuş. Örneğin insanların çalıştıkları işin sonuçlarını göremedikleri zaman çok daha mutsuz olduğunu gösteren akademik çalışmalar yapılmış. Öte yandan modern çağın önde gelen filozoflarından Albert Camus “Sisifos Miti” (1942) başlıklı kitabında Sisifos’un düşüncelerine odaklanır ve kaderinin farkına varmasına rağmen çabasını nasıl devam ettirebildiğini sorgular.

Bazılarımızın tarifsiz bir neşe, bazılarımızın kahredici bir öfke ya da utanç duygusuyla uyandıkları 2015 Haziran’ından beri yaşadıklarımızı Sisifos’un öyküsünden başka ne daha iyi anlatabilir bilmiyorum. Son bir yılda -ve belki de daha fazla- her sabah, daha iyi bir yaşama uyanmak isteyen, bunun için çabalayan ama günün sonunda yine tek bir adım bile atamadığını fark eden insanların ülkesi Türkiye.

Sadece bir yıl değil, belki de bir ömür boyu; toplumumuzun kronik rahatsızlıkları olan siyasal ve ekonomik krizler, süregiden ve bir türlü çözüm bulunamayan terör, bölünmüş ve kutuplaşmış bir toplumda sağlıklı bir iletişim kuramamak gibi kayaları taşıdık diyebiliriz. Buna kendimizin ve çocuklarımızın geleceğine dair kaygılarımızı da ekleyelim, tabii her zaman yetersiz kalan ve yaşamdaki yükümüzü artıran eğitim, sağlık ve benzeri hizmetlerdeki yetersizliği de. Ne zaman daha iyi bir yaşamı parmaklarımızın ucunda hissetsek, Sisifos benzeri kendimizi yine dağın dibinde, o kayayı iterken buluyoruz. Ve yeniden itmeye başlıyoruz kayayı.

Sıradan insanı hedefine koyan terör eylemlerinin sayısız etkisi var, bunların da en önemlisi, yaşamını kaybeden ya da ömür boyu izlerini taşıyacak insanların verdiği acı. O acıyla karşı karşıya kalanların yaşamdaki diğerlerine kıyasla yükünün çok fazla olduğu açık, paylaşılmasının çok zor olduğu da. Ama bu saldırılar, herkesin üzerindeki yükü daha da artırıyor. “Benim başıma gelmez” ya da “hak ettiler” gibi insanı kendisini iyi hissettirecek kolay çözümler bile; herkesi her an vurabilecek saldırıların hedefi olduğumuz gerçeğini bastıramıyor. Her saldırı, havayı daha da ağırlaştırıyor ve ümit etmeyi daha da zorlaştırıyor.

KORKU TOPLUMU OLUŞTURULUYOR

Zaten terörizm de bunu hedefliyor. Nihai siyasi hedefinde ne kadar başarıya ulaşabildiği tartışılabilir, sınırlı bir Wikipedia taraması bile siyasi başarıya ulaşmış terör eylemlerinin olmadığını gösteriyor. Ama terör saldırılarının çok başarılı olduğu bir başka konu var, yaşamı sıradan insanlar için katlanılmaz hale getirmek.

Bir terör saldırısı sonrasında insanlar ne hisseder? Hepimiz artık birinci elden biliyoruz: Öncelikle yoğun bir korku, hele kendi yaşamımıza yakınsa çok daha yoğun bir korku. Daha sonra her yerde, her an yaşanabilecek bir saldırıya karşı alarm hissi. Kalabalık yerlerden kaçınma, kafamızdaki “terörist” tipli herkesten çekinme. Baktığımız her yerde tehdit görmeye yol açan abartılmış bir risk algısı. Ve saldırının sorumlusu her kim ise; ona yönelik büyük bir öfke… Zamanla tavsasa da bu duyguların şiddeti; başka bir saldırı ya da saldırı söylentisi bu sarmalı yeniden tetikliyor: korku-tedirginlik-öfke… Bunlardan beslenen siyasal aktörler için ne kadar elverişli bir ortam değil mi?

Bir güvercin tedirginliğinde yaşayan insanların, yaşamdaki belirsizliği ortadan kaldırdığını iddia eden, keskin köşeli siyasal inançlara sarılması şaşırtıcı değil. O siyasal inançların var oluşlarını, her kötüye giden şeyin sorumlusu olarak tarif edilebilecek bir “günah keçisine”, insanı insandan ayrı kılan duvarlara ve insan hakkındaki iflah olmaz bir kötümserliğe borçlu olduklarını hatırlayabiliriz. Terör saldırılarının bu tür inançların yaygınlaşmasını sağlayarak başarılı olduklarını söyleyebiliriz. Bir toplumu tamamen korkutup biat ettirmek çok zor olsa da; korkuyu kullanan siyasetçilerin bir daha asla birleşmemek üzere toplumu bölmelerini sağlayabilirler. Böylelikle de nihai amaçlarına uygun bir toplumsal zemin oluşturabilirler.

Bu kadar korkmuşken; kendimiz ve sevdiklerimize dair kaygılarımız bu kadar artmışken, özetle taşımak zorunda olduğumuz kaya her gün eskisinden çok daha fazla ağırlaşırken; nasıl katlanabiliriz? Kendi çıkarlarını düşünen siyasetçilerin ya da gözleri yüzlerce cana kıyacak kadar kararmış teröristlerin fikir ya da davranış değiştirmelerini umamayız; asla böyle bir şey yapmazlar.

NE YAPACAĞIZ?

Tıpkı kaderinin farkına varan Sisifos’un sorduğu soru gibi: kayayı taşımaya, o beyhude çabayı sarf etmeye nasıl devam edeceğiz? Bu soruya Camus’un verdiği cevabı aynen koruyarak verebiliriz:

“Sisifos, kayasına dönerken, kendisince yaratılan, belleğinin bakışı altında birleşen, hemen sonra da ölümüyle kapanan yazgısı olan bu bağsız eylemler dizisini seyreder. Böylece, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğuna inandığını gösterir, görmek isteyen ve karanlığın sonu olmadığını bilen kördür, hep yürümektedir. Kaya hâlâ yuvarlanır durur.”

Bize de kaya hâlâ yuvarlanıp dururken; kaderimizin elimizde olduğuna inanmaya devam etmek; daha iyi bir dünya ve daha iyi bir yaşam için çabalamaya devam etmek kalır. İşte o zaman terör, teröristler ve çıkarcı siyasetçilerin çabası beyhude olur. Ancak o zaman, kayıplarımız bir anlam kazanabilir; biz çaba harcamaya devam ettiğimiz zaman.

EMRE ERDOĞAN

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER