AB’nin acil değişime ihtiyacı var

Avrupa’nın kadim gelenekleri ademi merkeziyetçilik ve özerklikten yanadır. Ayrıca, mevcut koşullar da AB’yi federasyona değil bağımsız devletler temelinde oluşacak bir siyasi birliğe (konfederasyon) zorluyor. Avrupa için de doğru vizyon 40 civarında ülkeyi kapsayan birliktir.

Britanya’da AB’den ayrılma yanlılarının kazandığı 23 Haziran referandumu, başta Başbakan David Cameron pek çok çevre için şok oldu. Cameron başlangıçta rahat bir şekilde kazanmayı bekliyordu. Bir yıl önce yapılan seçimden zaferle çıkmıştı. Şubat ayında Brüksel’de yaptığı pazarlıkta aldığı ödünler elini güçlendirmişti. Seçimde ikinci gelen İşçi Partisi ve üçüncü İskoç Partisi AB’den yanaydı. Bu üç partinin oy toplamı %72 ediyordu.
Almanya Başbakanı Merkel dâhil tüm AB liderleri Cameron’a açık destek verdi. İngilizlerin büyük sevgi duyduğu ABD Başkanı Obama, AB’de kalmak gerektiğini söyledi. IMF, Dünya Bankası, dünyanın finans merkezi Wall Street gibi kurulu düzenin tüm önde gelen oyuncuları AB’de devamdan yana tavır aldı. Ama olmadı. AB karşıtları başarılı bir kampanya yürüttü, son haftalarda adım adım arayı kapattı ve muazzam bir zafer kazandılar.

Niçin böyle oldu?

AB için tarihi önem taşıyan bu olayın nedenleri doğru görülmeli. En yaygın yoruma göre, İngiliz seçmen çoğunluğu popülist, dış dünyadan kendini tecrit etmek isteyen (izolasyonist), liberal ekonomi ve küreselleşme karşıtı eğilimlere kendisini kaptırdı, o nedenle bu sonuç doğdu. Kampanya sırasında popülist söylemlerin yoğun olarak kullanıldığı doğru. Ama AB’nin ağır sorunlarını görmeden, olayı popülist veya izolasyonist eğilimlerle açıklamak yeterli bir yaklaşım değil.

İngilizlerin ayrılma isteğinin makul gerekçeleri var. Merkeziyetçi bir siyasi birliğin parçası olmak istemiyorlar. Kendi kanunlarını yapmak ve Brüksel’in yaptığı her yasayı uygulamak zorunda kalmamak istiyorlar. İngiltere Londra’dan yönetilsin diyorlar. AB’nin mevcut işleyişi bu talepleri karşılamıyor. Göçmenler ve mülteciler kampanyada en sıcak başlığı oluşturdu. İngilizlerin çoğu, AB üyesi ülkelerin 450 milyon vatandaşının otomatik olarak Britanya’da yerleşme hakkı kazanmasına karşı. AB’nin içinden ve dışından göçmen almaya devam etmeyi, ama gerekli kararları İngiltere’nin vermesini istiyorlar.

İlk yapılan saha araştırmalarından birine göre, seçmeninin ayrılma tercihinin başlıca üç gerekçesi var ve sırayla şöyle: İngiltere’yle ilgili kararlar İngiltere’de verilmeli; İngiltere’nin kendi sınırlarını ve göçmenleri kontrol etmesinin en iyi yolu AB’den ayrılmak; AB’de kalırsak yeni üye ülkelerle ilgili İngiltere’nin söz hakkı pek olmayacak. (International NYT, 28.6.2016, David Cameron’s Brexit bust). Bu gerekçelerin doğru adının popülizm veya izolasyonizm olduğu söylenemez.

Avrupa’nın siyasi birliği için başlıca iki model var: Merkeziyetçi çözüm (federasyon) veya bağımsız devletler birliği (konfederasyon). AB’nin mevcut gidişi daha çok merkeziyetçilik ve federasyon yönünde. Karşılaşılan her soruna çözüm olarak dile getirilen “daha çok Avrupa” veya “tam entegrasyon” bu gidişin sloganları. “AB’de alakart menü olmaz” bir başka slogan. Bunun anlamı Bulgar, Finli, İngiliz, İtalyan ve başka herkesin önüne Brüksel’de pişen aynı yemeğin konması.

Avrupa’nın kadim gelenekleri ademi merkeziyetçilik ve özerklikten yanadır. Ayrıca, mevcut koşullar da AB’yi federasyona değil bağımsız devletler temelinde oluşacak bir siyasi birliğe (konfederasyon) zorluyor. Arnavutluk, Sırbistan, Makedonya, Bosna Hersek, Karadağ ve Kosova’yı AB dışında tutmak düşünülemez. Polonya’nın üye olduğu siyasi birlik Ukrayna’yı da almalıdır. Moldavya ve Belarus da dışlanmamalı. Şimdi yolunu kaybetmiş Türkiye için de, tekrar demokrasi ve hukuk devleti rejimine döndüğünde, aynı şey geçerlidir. Küreselleşme çağında bu ülkeler için daha iyi bir entegrasyon seçeneği yok. Avrupa için doğru vizyon 40 civarında ülkeyi kapsayan birliktir.

Mevcut durum sürdürülemez

Avro bölgesi krizi ve göçmen krizinden sonra İngiltere’nin ayrılma kararı gösteriyor ki, AB’nin mevcut durumu sürdürülebilir değil. Şimdi iki seçenek var. Birincisi federasyon yönünde tam entegrasyona doğru ilerlemek. Mevcut üye sayısı dondurulsa dahi, Avrupa halklarını merkeziyetçi bir siyasi birlik içinde tutmanın önünde pek çok engel bulunuyor. İngiltere ayrıldıktan sonra federasyonun de facto merkezi Berlin olmak zorunda. Bunu pek çok ülke kabul etmez. Fransa’da Marine Le Pen’in temsil ettiği, hemen her ülkede bir benzerinin bulunduğu aşırı sağ ve sol partilerin güçlenmesinin önemli bir nedeni, AB’nin mevcut merkeziyetçi işleyişi. Eğer tam entegrasyon yolunda devam edilirse, bu partiler daha da güçlenerek AB’nin sonunu getirebilir.

İkinci seçenek, İngiliz seçmenin işaret ettiği gibi AB’nin bağımsız devletlerden oluşan bir birlik yönünde değişmesi. Doğru vizyona sahip bir entegrasyon sadece bu yoldan mümkün. Böyle bir Avrupa mimarisi içinde, elbette isteyen ülkeler alakart, isteyenler fiks menü seçebilecektir.

İsveç’te 2003’te yapılan bir referandumda avro’ya geçiş oylandı. Ana akım siyasi partilerin hepsi ve kurulu düzenin bütün temsilcileri avro’ya geçişi savundu. Uzmanlar, avro dışında kalırsa İsveç’in ödeyeceği faturayı açıkladı. Başkent Stockholm’de avro’ya geçiş kazandı, ama sonuç ‘hayır’ oldu. Korkulanlar gerçekleşmedi. Aksine İsveç ekonomisi AB ortalamasından daha başarılı büyüdü. Bugün İsveç’te hemen herkes iyi ki avro’ya geçmedik diyor. Zaman İngiliz seçmenin de doğru karar verdiğini gösterebilir.

HALUK ÖZDALGA

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER