Geçmişe takılı kaldığımızı ve halihazırdaki durumumuzdan memnun olmadığımızı, bayram nostaljilerinden anlayabiliriz. Batı aklı mekânsal kodlanırken, Doğu aklı zaman eksenli yapılanmıştır. Ancak şimdilerde Doğu da mekânsal düşünmeye kayıyor. Dolayısıyla genleriyle oynanan ürünler gibi kendimizden uzaklaşmanın şaşkınlığıyla ‘ah eski bayramlar’ diyoruz.

Özellikle orta yaş ve yaşlılar her bayram, ‘ah eski bayramlar’ nostaljisini tekrar ederek ortak bir paydada birleşirler. Hatta gençler bu nostaljinin katmanlarını tam olarak yaşamamış olsalar da, büyüklerinden kalan mirasların azaldığını ya da unutulduğunu bildikleri için bu özleme ve nostaljik söyleme yabancı değiller.

‘Neden eski bayramlar yaşanmıyor?’ sorusunun cevabı ne gençlerin tatil severliğine ne de yeni kuşağın kadirşinas olmamasına bağlanabilir. Asıl sorun, bir çeşit düzlem değişikliği veya farklılaşan eksende hafızaların eskiyi fazla özlemesidir. Özlüyorsak, vaziyetten memnun değilizdir. Çünkü yeni oluşum, oldukça durağan; dolu ve derinlikli değil. Dolayısıyla da bu boşluk fark edildikçe, bellekler eskinin hayaliyle yama yapmayı yeğlemektedirler.

DİNÎ VE MİLLÎ DUYGULARIMIZ ZAYIFLIYOR

Bayramların dini ve milli olduğunu anımsarsak, hem dini hem de milli bağlarımızın gevşediğini de anlıyoruz bu ah çekmelerden. Eskiden olduğu gibi insanımızın kişilik örüntülerinde dinin ne kadar belirleyici olduğunu hatırlarsak, kayıp halka belirmeye başlamaktadır. Sekülerizm ve modernizmin güçlü pençesi dinin gümrah damarını alt edemese de, yalınkat dindarlığı sürgüne gönderdiği doğrudur. Belki de özlenen bayramlar, bu yalınkat dindarlığın gelenek ve kültürü yedeğine alarak icra ettiği coşkulu etkinliklerdi. Bu durumda sekülerizmin önemli bir katkısını inkâr edemeyiz: Çünkü gelenek ve kültür dinin yerini almışken, kültürel örüntülerin altındaki desteği/dini çekince -sekülerleşince-, deyim yerindeyse protez din/geleneksel yapı, kendiliğinden aleni olmuş oldu.
Milli duyguların da zayıfladığını inkâr edemeyiz. Çünkü herkes daha iyi şartlarda yaşamayı dahası bireyciliği merkeze koydukça; beraberlik, birlik ve millilik duyguları çok romantik gelmeye başladı. Bu bağlam içinde bayramı sadece çıkarına dönüştürecek çocuklar için fırsata yorabiliriz. Büyüklere gelince, çıkar vaat etmeyen milli ve dini olan dokular birer hatıradan ibaret kalacak… Dahası bunlar birbiriyle akraba olduğu için, biri düşüşe geçtikçe diğeri de zayıflamaya başlayacaktır.

ZAMANIN DIŞINDA YAŞIYORUZ

Öte yandan bayramlar bir tür kavuşmanın sembolüdür, bir şeyi geride bırakmanın huzuru, başka bir şeye ulaşmanın gururunu bayramlar lütfeder. Dolayısıyla ‘dolu dolu an’ diyebileceğimiz zamansal bir taşmanın, doluluğun diğer adıdır bayramlar. Oysa şimdilerde bayramdan ziyade ‘an bilincimizin’ yoklanması daha isabetli olacaktır. Belki de kaybettiğimiz andaç ‘zaman ve an’ tasavvurudur. Zamanı buharlaştırdığımızın resmini sosyal medya bağımlılığından da okuyabiliriz: Adeta zaman soğuran makineye dokunmadan edemez olduysak, bağımlı olduğumuz doğrudur ancak bağlanmanın ölçütü, zamanın rafa kalktığı da bir gerçektir.

Böylece -vakit vagonuyla vedalaştıkça- mekân algımız daha bir belirginleşti,. Zira nerede olduğumuz, hangi mekânda görüldüğümüz, ‘ne zaman’ sorusunun önüne geçti. Belki de zamanı askıya aldıkça, mekân tasavvurumuz da kavileşti. Hal böyle olunca, zamanın doluluğu ve yoğunlaşan anlar olarak bayramlar yerini tatile bıraktı ve nerede tatil geçirileceği sorusu, bayrama kaç gün kaldığı sualini önceledi.

080202

Bayramlar ‘alışveriş törenleri’yle yer değiştirdi

Kuskusuz bu değişim içinde beklentiler ve nelerden mutlu olunduğu da farklılaştı. Mekân algısının yükselişe geçmesi, mekânlara sahip olma kadar, bu yerlerde nelerin tüketileceğini de önemli kılmaya başladı. Dahası tüketim her şey oluverecek intibaı yükselişe geçti. Oysa ‘zaman ve an’ bilincinin etkin olduğu dindar eksenli çağda ‘gün’ü merkeze koymak son derece önemliydi. Hasat mevsimi için yaz mevsimi, işe koyulmak için gün ağarmadan yola koyulmak, ibadeti hayatın merkezine yerleştiren bir yaşam biçimi için de ‘üzerine gün doğurtmamak’ önemliydi. Bunlar ne kadar önemliyse, bayramlar da bize o kadar yakın ve bir o kadar da dolu dolu geçecektir… Oysaki şimdilerde, süpermarketlere gelen ürünleri hesapsızca tüketmek, gün ağarmadan fabrikalaşmış hayatın rutinlerine başlamak ve enerji dopingi için iş çıkışı iyi yerlerde bir şeyler tüketmek veya zaman harcamak neredeyse moda oldu. Modanın da ötesinde bunlar birer ritüel biçimine evrildi. Dolayısıyla en toplumsal ritüel olan bayram, alışveriş törenleriyle yer değiştirdi.

Gördüğümüz gibi açıkça bir yörünge farklılaşması yaşıyoruz. Eskiye fazlaca nostalji besleyerek geçmişe takılı kaldığımız gibi, şimdiden memnun olmadığımız için geleceğe de ziyadesiyle asılıyoruz. Ya geçmişte ya da gelecekte yaşıyorsak, halihazır durumdan/halimizden de memnun olmadığımızı, bayram nostaljilerinden anlayabiliriz. İşin aslı biz sadece bayramlara özlem duymuyor: şimdiyle de barışamıyoruz. Kendimizle kavgalı olduğumuz için biraz geçmişe, biraz geleceğe dönük şekilde hayıflanıp keşkeler üretiyoruz.
Batı aklı mekânsal kodlanırken, Doğu aklı ise zaman eksenli yapılanmıştır. Ancak şimdilerde Doğu da mekânsal bir düşünmeye kayıyor.Dolayısıyla genleriyle oynanan ürünler gibi, kodlarımız üzerindeki manipülasyonların etkisiyle, kendimizden uzaklaşmanın şaşkınlığı ve baş dönmesiyle ‘ah eski bayramlar’ diyoruz. Sanki eski bayramlar yaşansa her şey çözülecek…

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER