‘Büyük ve yiğit kumandan’ masalı…

Tarihle avunmanın hata olduğu doğru, ancak bu tespit sadece bir başlangıç. Herkesin ve acilen Müslümanların, tek faydası (!) bugüne dair önyargılar üretmek olan tarih hamâsetinden kurtulup bugünün şartlarını dikkate alan meşruiyetler ve değerler inşa etmeleri gerekiyor.  

Yeni Hayat Gazetesi’nde yazan Ali Ünal’ın 9 Haziran’da Ahmet Turan Alkan’a cevaben kaleme aldığı yazısı tarih metodolojisi hakkında bir tarihçi olarak hemfikir olduğum birçok nokta içeriyor. Tarihin büyük bir kısmının gaybî ve meçhul olduğu doğru, çünkü tarih laboratuvarlarda deney yapılabilen bir bilim dalı değildir. Tarihte ne olduğunu anlamaya çalışırken kaynak ve perspektif çeşitliliğinin önemi de yadsınamaz. Bunlar sır değil. Lâkin tarihin her ânı aynı seviyede gaybî ve meçhul değildir. Hatta tarihin bazı anlarını “neredeyse” gerçeğin ta kendisini görmüş kadar aydınlatabilir, anlayabilir ve anlatabiliriz. Bu çerçevede, Türkiye ve İslam tarihindeki önemli dönüm noktalarından olan bir örnek olay üzerinden, Ünal’ın yazısının en başında ve sonunda kendini gösteren iki meseleyi/bakış açısını tartışmak istiyorum. Zannımca, Alkan’ın sık sık örneklerini gördüğümüz tarih eleştirilerinde esas olarak reddettiği bu iki bakış açısıdır.

Türk tarihinde herhalde en çok övülen şahsiyetlerden birisi 1683’te Viyana’yı kuşatan Sadrazam Kara Mustafa Paşa’dır. Müttefik bir Avrupa ordusuyla Orta Avrupa’da karşılaşmayı göze almış paşa, ortalama bir Türk’ün nazarında Müslüman’a rol model olacak, göğsünü kabartacak, cihâna benzeri az gelmiş yiğit bir kumandandır. Bugün bize de yakışan mümkün olan her an benzer yiğitlikler sergilemektir. Yoksa nasıl ceddimize layık torun oluruz?!. Hikâyenin aslı –maalesef– biraz farklı.

1683’te 2. Viyana Kuşatması’na giden Kara Mustafa Paşa, 1676’da sadrazam olduğunda, Avusturya elçisi olarak Osmanlı topraklarında Johann Christoph von Kindsperg bulunuyordu. Kindsperg’in raporlarından, 1676’dan itibaren Avusturya’nın Osmanlı’ya karşı barış politikası izlediğini öğreniyoruz. Esasen, ilk günlerde sadrazam da elçiye o kadar dostâne davranmıştır ki, Kindsperg, sadrazamı “samimi bir karakter” olarak tasvir etmiştir. Lâkin sadece on ay sonra, Kara Mustafa Paşa’nın mizacı değişir. Sadrazam’dan ne Müslümanlar ne Hıristiyanlar memnundur; “bunu istiyorum, emrediyorum” diyerek sarayı yönetmeye başlar. Aynı yaz, Leh kralının Sultan’a bağlılığını bildirmek için İstanbul’a gelen elçi Jan Gninski de bu muameleden payını alır; maddi ve manevi anlamda aşağılanır. Leh Kralı’nın ne dostluğu elzemdir ne de düşmanlığı korkutucu. 12 Eylül 1683’te Kara Mustafa Paşa’yı Viyana önlerinde birkaç saat içinde felaket bir bozguna uğratan müttefik Avrupa ordusunun kumandanının Leh Kralı III. Sobieski olması sadece tarihin cilvesi değildir. Merhum ve mağfur sadrazam, bu sahneyi kendi elleriyle yazmıştır.

ÖNYARGI VE HAMASETTEN UZAK BİR TARİH ANLAYIŞINA İHTİYAÇ VAR

Avusturyalılara dönelim. Kara Mustafa Paşa’nın Ağustos 1682’de Avusturya’ya savaş ilan edişine kadar geçen sürede İstanbul’da görev yapan Avusturyalı diplomatlar, Osmanlı ile barış imzalamak için sadrazama ve sarayın nüfuzlu bazı bürokratlarına yüklü miktarda hediyeler dağıtılması dahil her fikri dikkate alacaktır. 1681’de bir barış taslağı da İstanbul’a gönderilir. Lâkin sadrazam görüşmeleri ufak tefek bahanelerle sürekli erteleyecektir. Ne pahasına olursa olsun, barış isteyen bir düşmana karşı seferi kafasına koymuştur. Adamlarına, sınırdan Avusturyalılar hakkında sahte şikâyet mektupları gönderilmesi için emirler verir. Bu bilgilerin sadece Avusturyalılar tarafından değil, tekiyle çiftiyle sarayda olanlara bizzat şahitlik eden vakanüvisler Silahdar ve Abdi Paşa tarafından da aktarılması da kaderî bir cilve değil, gerçeğin ta kendisi gibi duruyor. Kara Mustafa Paşa’nın mizâcı Ağustos 1677’de neden değişmişti bilmiyoruz. Ancak şunu katî olarak biliyoruz ki; tarihe biraz âşina bir Türk’ün nazarında bir kahramanlık gösterisi olan kuşatma, bir devlet adamının hırslarının eseri olmanın ötesinde bir şey ifade etmiyor. Burada ben övünülecek bir şey bulamadım ama ibret alacak o kadar çok şey var ki!

Tarih “sağlıklı dönemleri çok fazla bir hayat” değildir ve hastalık dönemleri pek çoktur. “Katil”, “nankör”, “câhil”, “aceleci”, “menfaatine ve dünya malına düşkün”, “hâris”, “cimri” ve “kıskançlığa meyilli” insanın başrolü oynadığı bir tarihin zaten çok da sağlıklı olması mümkün değil. Şüphesiz bu zaafların baskın olduğu insan sayısı öyle olmayanlara nazaran pek azdır. Ama yapmak zor yıkmak kolay olduğundan, bu vasıfları değişik seviyelerde baskın bazı insanlar dünyaya görmezden gelinemeyecek menfî izler bırakmıştır. Tarihle avunmanın hata olduğu doğru, ancak bu tespit sadece bir başlangıç. Bir doktorun ufacık bir habis ur için sağlıklı bünyeye neşter saplaması misâli, gerektiği yerde tarihe ihtiyatlı bir muhakkik tavrıyla kılı kırk yararak yaklaşmak ve urun olduğu yere neşter saplamak elzemdir. Neden? Böyle bir tavır, bizi güyâ “şanlı” bir tarihi kutsayarak yeniden kuracağımız safsatasıyla oyalanmaktan kurtaracak, geleceğin şuurlu bir şimdiki zaman yorumuyla kurulması gerektiği gerçeğini alnımızın şakına yapıştıracak ve yapmamız gerekenin geçmişleri yerli yersiz takdis etmek değil; aklı ve muhakemeyi öne çıkarıp, insanlığa faydalı bilgi ve bilim üretmek olduğunu gösterecek. Herkesin ve acilen Müslümanların, tek faydası (!) bugüne dair önyargılar üretmek olan tarih hamâsetinden kurtulup bugünün şartlarını dikkate alan meşruiyetler ve değerler inşa etmeleri gerekiyor.

Tarihi olayları ve bireyleri tenkitten maksat sebepsiz yere onu bunu karalayarak “tarihi zihinlerde yıkmak” değildir. Peki, tenkitten maksat nedir? Herhalde bu ülkeye bakan veçhesiyle en evvel gâye, akıl ve îzanları kısırlaştıran tarih hamâsetinin felsefî düzlemde ne kadar bayağı ve bireylerin zihnini eğitmekte ne kadar faydasız olduğunu göstermektir. Velev ki maksat ibret almak olsun, tarih tenkit edilmeden ibret nasıl alınır onu anlamak da çok zor. Evet, zaman hamâsetle vakit öldürme zamanı değil. Zaman, binlerce kusurla kendi imtihanını vermiş geçmişlerin kavmine mensubiyet ilan ederek gürültü yapma zamanı değil. Geleceği, bilime ve araştırmaya her şeyden çok önem verenler kuracak. Esasen vaktin zekâtını çalışkanlık, üretkenlik ve ciddiyetle vererek kuruyorlar da. Toplumu bir araya getirici ve bir arada tutucu unsur olarak geçmişlere hamasî mersiye düzmekten başka değer üretemeyenler ebediyen uyuklarken zafer nâraları sayıklamaya devam edecekler.

Yaşar Yılmaz

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER