Ütopya içinde distopya

Distopyaların en sarsıcı olanı iktidar sahiplerinin gözünden anlatılan ütopyalardır. Her şeyin mükemmel bir şekilde işlediğini, en ideal yönetim sistemine ulaşıldığını, herkesin sağlıklı ve mutlu olduğunu anlatan ütopyalar okur açısından daha dehşet verici. Bugünün medyasına yansıyan ‘güçlü devlet, büyük lider, gelişmiş ülke, mutlu toplum ve hainler’ histerisi, nasıl bir ‘ütopyanın’ içinde olduğumuzun göstergesi.

Aşk hastalığı

Drake Doremus’un yönettiği Aşk Uğruna / Equals, ütopya içinde bir distopya öyküsü anlatıyor. İnsanoğlunu savaş, şiddet, açgözlülük, fakirlik gibi durumlardan kurtarmak için bir çözüm bulunur. İnsanlar aşk, nefret, depresyon, şiddet gibi duygulardan arındırılıp yeme-içme ve çalışma dışında herhangi bir hırs, istek, amaç taşımayan bir tür üretilir. Sistemin en büyük düşmanı ise ‘aşk hastalığı’na yakalananlardır. Bu tür ‘duygulu’ insanların bir an önce tedavi olmaları, görüldükleri yerde yetkililere bildirilmeleri gerekmektedir. Derken, bir gün Silas (Nicholas Hoult), aynı ofiste çalıştığı Nia’nın (Kristen Stewart) ‘garipliğini’ fark eder…

Equals’taki (Eşitler) ütopyanın çıkış noktasında, insanları duygusuzlaştırarak eşitleme düşüncesi var. Yorgos Lanthimos’un geçen yıl gösterime giren distopyası The Lobster’da çift olmak özendiriliyor, bekar olanlar hayvana dönüştürülüp avcıların önüne atılıyordu. Equals’ın distopyasında ise aşka düşenler cezalandırılıyor. Bununla birlikte öfkelenen, merhamet gösteren, depresyona giren de hasta kabul ediliyor. Filmde, ‘duygu hastalığı’ tıpkı kanser gibi işleniyor. Dört aşaması var ve her aşamanın belirtisi kanserle aynı özelliklerde.

Hikâyedeki bu tür buluşlar güzel. Ancak buluş olarak kalıyor, bir sonuca, toplama ulaşmıyor. Tıpkı eleştirilen distopyadaki gibi, senarist ve yönetmen, karakterlerini senaryonun gerektirdiği motivasyonlardan arındırıyor. Beyazın hakim olduğu tonları birkaç sahnede, baskın koyu renklerle kırmaya çalışsa da yönetmen filmi monotonluktan kurtaramıyor. Silas ile Nia arasında ağır aksak ilerleyen aşk öyküsü, filmin tüm yükünü sırtlamakta zayıf kaldığı için ritim ve kurguya iş düşüyor. Ancak yönetmen bu konuda herhangi bir beceri ortaya koyamadığından Equals, gereksiz bir durağanlık sarmalında debeleniyor.

MUTLU ÇOĞUNLUK

Hikâyenin başlangıcıyla bitişi arasındaki 101 dakikayı, mahir bir yönetmen pekala 15 dakikada anlatabilir. Kalan sürenin filme, hikâyeye, ele alınan meseleye kattığı bir şey yok. Fakat Equals’ın şöyle ilginç bir yanı var: Yeni Türkiye ‘ütopyası’nda yaşadığını düşünen ve bu distopyada ütopya çığlıkları atan mutlu çoğunluğu anlamak için, sinemasal bir bakış açısı verebilir.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER