Namlunun ucunda yaşamak

İnsanlığın en büyük utanç sahnelerinden biri: Yıl 1995, Bosna Savaşı sırasında Saraybosna’nın Selimoviç Bulvarı. Şehri çevreleyen tepelere konuşlanmış Sırp keskin nişancılar, caddeden geçmeye çalışan Saraybosnalılara ateş ediyorlar, kadın, yaşlı, çoluk-çocuk gözetmeden.

Kuşatma altındaki bir şehirde, bir keskin nişancının namlusunun ucunda yaşadığınızı düşünün: İşinize nasıl gideceksiniz? Çocuğunuzu okula nasıl göndereceksiniz? Diyelim acil bir ilaca ihtiyacınız var, nasıl o ilacı alabileceksiniz? Sorsanız sıradan ihtiyaçlarımız olan sinemaya gitmek, akrabaları ziyaret etmek ya da kahvede çene çalmak söz konusu bile değil. Ölümle aranızdaki mesafe keskin nişancının nefes alış veriş süresi kadar kısa, üstelik “neden bana?” diye soramıyorsunuz, çünkü keskin nişancılar adres sormadan ateş ediyorlar.
Saraybosna ve Saraybosnalılar o karanlık günlerini geride bıraktılar, unutmayı henüz başaramasalar da.

Ama son birkaç yıla baktığımızda dünyanın neredeyse her şehrinin bir Saraybosna’ya dönüştüğünü görüyoruz: Belçika, Libya, Fransa, Irak, ABD, Suriye, Bangladeş, Türkiye ve daha birçok ülke. Sadece 2016’da 750’den fazla kişi IŞİD’in terör saldırılarında yaşamını yitirmiş, yaralananların sayısıysa binlerce. Daha Atatürk Havalimanı’na ve Bağdat’a yapılan saldırıların yarattığı şok etkisi geçmeden; Nice’deki saldırı 80’den fazla kişinin yaşamını yitirdiğini gösterdi.

IŞİD’in terör saldırıları da hedef gözetmiyor, kurşunları adres sormuyor. Çocuğunuzla beraber bir bayram kutlamasına gitmiş olabilirsiniz. Bir seyahatin başlangıcında ya da sonunda, elinizde valizlerle havalimanından çıkıyor olabilirsiniz. Bir gece kulübü, bir konser, bir müze, bir kafe, bir plaj ve hatta kiliseler/camiler… Buraların her birinde bulunmanız IŞİD saldırısının hedefi olmanıza yetebiliyor. “Bana-sevdiklerime olmaz”, “ben hak etmedim”, “neden?” diye sorma şansınız yok; orada olmanız yeter.

Saraybosnalıların yıllarca yaşadıkları o kıstırılmış hissini neredeyse bütün bir dünya ahalisi olarak yaşıyoruz. Kıstırılmışlık sadece sokağa çıkamamakla sınırlı değil. Yaşamımıza bir anlam vermeye, başımıza gelenleri nedensel ilişkilerle açıklamaya programlanmış aklımız; öylesine, rastgele öldürülmeye anlam veremiyor. Başkalarının başlarına gelenlere bile kolaylıkla “hak etti” diyebilmemiz mümkünken; kendi başımıza gelenlerin manasız olması kolayca kabullenebileceğimiz bir şey değil. Bu duygusal hal, yaşamı sürdürülemez kılıyor.
Terör de, terörist de bu duygusal hali yaratmayı hedefliyor. Korkmamızı; sokağa çıkamayacak, çocuklarımızı okula gönderemeyecek, bir kahvede oturup sohbet edemeyecek kadar korkmamızı amaçlıyor. O kadar korkacağız ki, sert-köşeli siyasal söylemlere, kolaylıkla bir dine, mezhebe ya da etnik grubu hedef gösteren liderlere inanır hale geleceğiz. Saldırıların suçlularını kolayca bulan cadı avlarını, Kristal Geceleri ya da benzeri nefret dolu eylemleri onaylayacağız. Korku o kadar zihnimizi saracak ki, şiddeti daha fazla şiddetle bastıran çözüm önerilerini kabul edeceğiz; bu çözümlerin yarattığı kördüğümleri görmeyeceğiz. Ve terör amacına ulaşacak, toplum içinde duvarlar hızla yükselirken; sorunlar sağduyuyla çözülemeyecek hale gelecek.

Yakın gelecekte bu terör saldırılarının sayısının azalmasını beklemek için bir sebebimiz yok. Çıbanın başı olarak görülen Suriye’deki iç savaş şu ya da bu şekilde sona erse bile; İstanbul, Ankara, Brüksel, Paris ya da Nice benzeri saldırılar devam edecek, bir ya da birkaç militanın eylem yapmaya karar vermesi yeterli. Biz, bütün sevdiklerimiz ve herkes, bu saldırıların olası kurbanları olarak namlunun ucundayız.

Ne yapabiliriz? Saldırıların olmasını biz sıradan vatandaşların engellemesi mümkün değil; bizi çok aşan işler bunlar. Ama terörün amacına ulaşmasını biraz olsun önleyebiliriz. Daha az korkmak kolay değil, ölüm olasılığıyla karşı karşıya kalan her insan korkar. Ama korkunun yarattığı düşünsel iklimde yaşamak zorunda değiliz. Kolaycı çözümleri öneren; cadı avlarını savunan liderleri ve onların destekçilerine meydanı bırakmayabiliriz. En önemlisi yaslarımızı ve acılarımızı yarıştırmaktan, “oh olsun” demekten vazgeçebiliriz. Çünkü terörün hedefi olduğumuzda yaşımızın, cinsiyetimizin, milliyetimizin, etnik kökenimizin ya da dini inancımızın hiçbir önemi yok. O namlunun ucunda, hepimiz aynı ve eşitiz.

EMRE ERDOĞAN

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER