İlk mağara resimlerinden bu yana her dönemde farklı anlamlarla genişleyen o basit sorunun herkeste buğulu bir karşılığı var. Sosyal bilimciler, eleştirmenler, sanatçılar, tarihçiler, “insanın neden sanat yaptığını” anlatırken tabiatın bir parçası olan sıradan insan onu her gün görür, hisseder ve bir biçimde yansıtır. İnsan benlik bütünlüğünü sanatla mı sağlar, yaratım süreci hikayemizin neresinde başlar, sanat ve anormallik arasındaki ilişkiyi çekici kılan nedir gibi soruların “akıllı” cevapları meraklıları için ilginçtir. Ben de epey okudum onlardan ama doğrusu adına “sanat” denen o yoğun sis tabakasında ilgimi çeken insan algısının ve yorumlama yeteneğinin sınırsızlığını gösteren iz bırakma, hissetme ve haz dürtüsü oldu her zaman.

İnsanın kendini anlama ve evreni anlamlandırma, hayatın en berbat koşullarına uyum sağlama çabasındaki içten hassasiyetin kırılgan bir yanı var. “Sanat”, bir kavram olarak kendisine yüklenen o büyük anlamın, içeriğe göre tasnif etme kaygısının, taşıdığı politik/sosyal mesajların ötesine geçip özgürleşebildiğinde bir sanat eserinin insana tam olarak neler yapabileceğini en saf haliyle gösterebiliyor. Unutamadığınız bir melodinin, çarpıcı bir resmin, kısacık bir anda çok eskiye götüren bir mısraının sizde iz bırakan çok yoğun etkisini düşünün. Akıl, duyguların esnemesine izin veren o sınırsız coğrafyada usulca geri çekilir. Kavramlar, tecrübeler, mitler, hikayeler, inançlar kişisel his
lere göre yerini bulur, iç sesiniz eksik parçalarını aramaya başlar. Aldığınız haz o eseri hayal etme biçiminize göre yeniden şekillenir bazen. Nihayetinde onun yaratılma sürecindeki insani çabaya duyulan merak, hayranlık ve takdirle birlikte kendinizi, hayatı ve sanatı bir biçimde kutsarsınız. Bu dünyadan gelip geçişimizi anlamlı kılan en güçlü ve kıymetli his bu sanırım. Gördüğünü hissedebilmek ve o deruni bakışa ayna tutabilmek.

Ölü doğan çocukluk Chagall’ın resimlerine bakarken hissettiklerimle kendi hayatını anlattığı otobiyografik anlatısını okuduğumda bu türden bir bakışın neden önemli olduğunu bir kez daha kavradım. Resimlerindeki düşsel renk ve imge oyunlarıyla, dilinin görsel zenginliği arasındaki ilişkinin bütünlüğü sanatın izaha muhtaç olmayan kısmını açıkça gösteriyordu. Onun “ölü doğan” çocukluğunda ve sonrasındaki mücadelesinde, acıyla, derinden gelen bir kırgınlıkla yaşayanların sahip olduğu sarsılmaz bir inanç gördüm. Kişiliğini ve eserlerini diğerlerinden kolayca ayıran şiirli bakış o doğallıkta gizli sanırım. Düşsel resimleri, gün ışığında gök kubbedeki yıldızları görebilen birinin yalnızlığı, kederi ve tevekküllüyle örülmüş sanki. Gördüğü şeyin insanlara ve hatta ressamlara göre “hatalı” olduğunu bildiği halde onu güçlü arzularıyla hissetme, ifade etme inadı, sanatını vaktiyle küçümseyenlere karşı aldırmazlığı kadar gerçek.

Hayatının “neden ve nasıl sanatçı oldum” sorusuna cevap arayan kısmını anlattığı kitabı, ölü doğduğu sahnenin güçlü resimleriyle açılıyor. O gece kasabada büyük bir yangın çıkmış. Ölü doğduğunu düşündükleri bebeği iğnelerle delmişler, su dolu bir kovaya daldırmışlar sonunda hafif bir viyaklama duyulmuş. Sonrası yoksulluk ve “hissediş farkını” kavrama çabasıyla geçirdiği ıstıraplı yıllar.

O farkın sebebini İkinci Yeni şairlerinin ona olan düşkünlüğün sebebinde de görmek mümkün. Cemal Süreya’nın; Ece Ayhan’ın, Turgut Uyar’ın Chagall’in izleyiciyi çarpan ‘şiirsel çağrışımlar’la yüklü bir sanatçı olduğunu söylemeleri, onun için şiirler yazmaları, “ressamlar kadar şairlerin de çok öğreneceği var ondan” demeleri boşuna değil.

Bu kitapta babasını sinagogda gördüğü bir anı tarif ediyor: “Babam beyazlara bürünürdü. Senede bir gün, büyük Kefaret Günün’nde, bana İlyas Peygamberi hatırlatırdı. Benzi alışılmıştan biraz daha sarı: Gözyaşlarından sonraysa tuğla pembesi. Doğallıkla, sessizce tam gereken yerde ağlardı”. Buna benzer hissedişler, onun resimlerindeki masalsı, çocuksu imgeleriyle buluştuğunda “Sanatçı olmaktan başka bir çarem yoktu” ifadesi klişeden kurtulup hakiki anlamına kavuşuyor. Chagall, bakışıyla dokunup taammüden çarpıttığı hayat algısı bir sergiyi dolaşırken kıpırdanmaya başlamış; “İçimde öyle bir izlenim vardı ki, sanki maddenin yüzeyinde dolanıp duruyoruz, kaosun içinde dalmaktan, ayaklarımız altındaki alışılmış yüzeyi
kırıp alt üst etmekten korkuyoruz”. O tuvalde, yaşayışında, seçimlerinde alışkanlıkların kalın duvarını kırabildiği için bugün eserlerine bakanları merak ve hayranlık dürtüsünün bozulmamış haliyle uyandırabiliyor. İnsanın müziğe, resme, edebiyata eğilimli olan gücünün neler yapabileceğini derinden kavrayabildiği ve bunu kendi diline tercüme edebildiği için biricik Chagall.

Eserlerindeki imgelerin, figürlerin, renk kullanımının kültürel, politik, dinsel manasını, sanat kitaplarından, eleştirmenlerden okuyabilirsiniz. Ama benzersiz bir sanatçıyı olduğu gibi görebilmek, yakarışındaki içtenliği duyabilmek pek kolay rastlanan bir durum değildir. Vitebsk’de avare dolaştığı yıllarda şöyle sızlanıyormuş: “Tanrı’m sen ki bulutlarda veya kunduracının evinin arkasında gizleniyorsun, söyle de ruhum kendini açığa vursun, kekeme çocuğun acı çeken ruhu…Yolumu göster bana. Ben herkese benzemek istemiyorum; yeni bir dünya görmek istiyorum”.

Bugün “renklerin şarkısını söyleyen”, sanatı bir “halet-i ruhiye” gibi algılayan; Picasso’nun deyişiyle kafasında bir melekle dolaşan Chagall’in her gece gördüğümüz kaotik rüyalardan izler taşıyan eserlerine rikkatle baktığınızda, acı çeken ruhunu hissedebilirsiniz. En ilkel ya da çağdaş sanatın, insanın içsel bütünlüğüyle buluşup sonsuzluğa kavuştuğu yerdesiniz artık.

Marc Chagall – Hayatım / Jaguar Yayınları

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER